İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Bloğunun genişleme tehdidiyle yüzleşen Batı Avrupa, 1949'da kurulan NATO çatıtı altında toplanırken, Türkiye 1950'den itibaren bu ittifaka dahil olmak için Avrupa Konseyi platformunda yoğun bir diplomasi girişimi başlattı. Kore Savaşı'nın patlak vermesiyle gündeme gelen "Avrupa Ordusu" tartışmaları, Ankara'nın batı güvencelerini sağlamak adına attığı adımları hızlandırdı. Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde Yunanistan ile birlikte NATO üyesi oldu.
Savaş Sonrası Güvenlik Mimarisi ve Türkiye'nin Yeri
1945'te silen silahların ardından Avrupa, Sovyet Bloğu'nun baskısı altına girdi. ABD ve Birleşik Krallık öncülüğünde kurulan üç ayaklı yapı; ekonomik alanda Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (OEİT), askeri alanda NATO ve siyasi alanda Avrupa Konseyi olarak şekillendi. Türkiye, OEİT ve Avrupa Konseyi'nin kurucu üyeleri arasında yer almasına rağmen, 1949'da kurulan NATO'nun ilk genişlemesinde yer alamamıştı. Avrupa Konseyi'nin kuruluşunda savunma konularının görüşülmemesi kararlaştırılmış olsa da, Soğuk Savaş gerilimleri ve Kore Savaşı bu tabuyu yıkmıştı.
Churchill'in "Avrupa Ordusu" Çağrısı ve Stratejik Vizyon
11 Ağustos 1950'de Strasbourg'daki Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde (AKPM) Winston Churchill, Sovyet tehdidine karşı "gerçek bir savunma cephesi" kurma çağrısında bulundu. İngiliz devlet adamı, Batı Almanya'nın da dahil olduğu birleşik bir Avrupa ordusunun, Sovyet rejimini sarsacağını ve Rusya halkını despotizmden kurtaracağını öngörüyordu. Churchill'in önergesi genel kurulda geniş bir çoğunlukla kabul edildi. ABD, Kore Savaşı deneyimi sonrası Doğu Bloğu'nun Almanya'ya benzer bir operasyon yapmasından korkarak Batı Almanya'nın silahlandırılmasını istiyordu; Fransa ise bu fikre karşı, Alman ordusunu bir Avrupa ordusu içinde kontrol etmeyi tercih ediyordu.
Fransız Manevrası ve Schuman'ın İtirazı
Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, 24 Kasım 1950'de AKPM'de Batı Almanya'nın yeniden silahlanmasının uluslararası yükümlülüklere aykırı olduğunu, bu durumun Doğu Bloğu'nu provoke edeceğini savundu. Fransa, "Avrupa Savunma Topluluğu" (AST) antlaşması yoluyla Batı Almanya'yı kendi kontrolünde tutmak istiyordu. Bu yaklaşım, Türkiye ve Yunanistan'ın bu süreçten dışlanmasına yol açan bir "Fransız manevrası"nın habercisiydi.
Türk Parlamenterlerin Strasbourg'da Sesi
Türkiye, NATO üyeliği arzusunu AKPM'deki heyet üyeleri aracılığıyla güçlü bir dille dile getirdi. Türk temsilcileri, ülkenin güvenliğinin Avrupa'nın bütünlüğüyle ayrılmaz olduğunu, Boğazlar ve Anadolu'nun batı güvenliği için kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.
Osman Kapani: "Türkiye Dayanışma İçindedir"
DP Milletvekili Osman Kapani, Avrupa savunmasının Berlin'den Makedonya'ya kadar uzandığını, komünist tehlikenin Boğazları hedef aldığını hatırlattı. Kapani, "Kızıl Ordu Berlin'e yelken açarsa Türkiye de yanınızda olacak" diyerek Kore'ye asker göndererek kanıtladığı bağlılığın karşılığını aradı. Avrupa ordusunun Yakın Doğu güvenliğine katkı sağlayacağını, ekonomik koordinasyonu güçlendireceğini öne sürdü.
Maksudi Arsal: "Güneyden Gelen Tehlike"
Bolşevik Devrimi sonrası Türkiye'ye sığınan hukuk profesörü Maksudi Arsal, komünizmi "barbar bir emperyalizm" olarak tanımladı. Arsal, tehdidin doğu ve güneyden geldiğini, Türkiye'nin yüzyıllık direniş geleneğine sahip olduğunu, ancak yardımsız kalırsa bu tehlikenin Akdeniz ve Afrika'ya kadar yayılacağını uyardı. "Biz güneyliler bu tehlikeye karşı mücadele ederiz" diyen Arsal, Batı'nın bu mücadeleyi paylaşmasını istedi.
Kasım Gülek ve Hüseyin Cahit Yalçın: "Ayrımcılık Yapılamaz"
Mart 1951'de Fransa ev sahipliğinde yapılan Avrupa Ordusu konferansına Türkiye ve Yunanistan'ın davet edilmemesi büyük tepki çekti. CHP Milletvekili Kasım Gülek, Türkiye'nin Avrupa'nın en güçlü ve eğitimli ordusuna sahip olduğunu, savunma bir bütünse bu ülkenin karar aşamasında olmasının zorunlu olduğunu savundu. Gazeteci ve yazar Hüseyin Cahit Yalçın ise Birinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Batı'ya başvurusunun reddedildiğini, aynı hatanın tekrarlanmaması gerektiğini, Fransa'nın "dostane olmayan" tavrını sorguladı. "Türkiye Avrupa'nın yardımı için değil, Avrupa'ya yardım için geliyor" diyen Zeyyat Mandalinci'nin sözleri de geniş yankı uyandırdı.
Batı'dan Gelen Destek ve NATO Üyeliğine Giden Yol
Türk parlamenterlerin sert çıkışları, AKPM'deki Batı temsilcilerini harekete geçirdi. İngiliz muhafazakâr üye Harold Macmillan, Türk dostların mesajının önemini vurgulayarak Doğu Akdeniz boşluğunun kapatılmasını istedi. Duncan Sandys ise Türkiye ve Yunanistan'ın ya NATO genişletilerek ya da ayrı bir teşkilatla sisteme dahil edilmesini önerdi. Hollandalı Johannes Fens, Ankara ve Atina'ya yapılan "ayrımcılığı" eleştirerek her iki ülkenin en kısa sürede Avrupa ordusu çalışmalarına dahil edilmesini talep etti.
NATO Girişi ve Avrupa Savunma Topluluğu'nun Çöküşü
ABD ve İngiltere'nin ilk çekincelerine rağmen Türkiye ve Yunanistan, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO'ya katıldı. Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması ise bu iki ülke hariç 27 Mayıs 1952'de imzalandı. Ancak Stalin'in ölümü, Kruşçev'in ılımlı politikaları ve Kore Savaşı'nın bitimi "komünist tehlike" tezini zayıflattı. Charles de Gaulle'in karşı çıkışı ve Fransız Ulusal Meclisi'nin 30 Ağustos 1954'te antlaşmayı reddetmesi, Avrupa ordusu hayalini tarihe karıştırdı. Bu gelişme, Batı Almanya'nın NATO'ya bireysel üye olmasının yolunu açtı.
Tarihi Bir Dönüşümün Sonuçları
Türkiye'nin 1952'deki NATO üyeliği, sadece askeri bir ittifak değil, ülkenin batı güvenlik mimarisine kalıcı entegrasyonunun başlangıcıydı. Strasbourg'da verilen mücadele, Türkiye'nin "güney flank" kavramını gündeme getirmesi ve kendi güvenliğinin Avrupa ile iç içe olduğunu kanıtlaması sonucunda kazandırıldı. Avrupa Savunma Topluluğu'nun başarısızlığı, NATO'nun Avrupa'daki tek askeri çatı olmasını pekiştirdi ve Türkiye'nin stratejik konumunu koruma altına aldı.